Enerji Haberleri | Enerji Piyasası | Enerji Sektörü | Enerji Gündemi | Enerji Çalışanları | Elektrik Piyasası - Türkiye Enerji Fakiri Bir Ülke
Rusya'nın Doğalgaz Başkenti
Türkiye Geneli Elektrik Kesintileri
Elektrik Faturanızın Doğruluğunu Kontrol Edin

Karakter boyutu :13 Punto15 Punto17 Punto19 Punto

Türkiye Enerji Fakiri Bir Ülke

Türkiye Enerji Fakiri Bir Ülke
Türkiye enerji fakiri bir ülke. 2011 yılında tükettiği 20 milyon ton ham petrolün sadece % 12’sini kendisi üretebildi.
30.05.2013 / 22:55


Cumhurbaşkanlığı Devlet Denetleme Kurulu Emekli Üyesi, Kamu Yönetimi Uzmanı ve Yazar Hıfzı Deveci, "Petrol İşleri Genel Müdürlüğü (PİGM) Petrol ve Doğalgaz Üretim İstatistikleri 2011, Petrol Platformu Derneği (PETFORM) istatistikleri 2011,Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) Dış Ticaret İstatistikleri 2011, PİGM Petrol ve Doğalgaz İstatistikleri 2011" kaynaklarinin isiginda kaleme aldigi makalede "Türkiye´nin enerji fakiri bir ülke" oldugunu iddia etti. Iste o makale:



Türkiye enerji fakiri bir ülke. 2011 yılında tükettiği 20 milyon ton ham petrolün sadece % 12’sini kendisi üretebildi.


( [1] ) Doğalgazda durumu daha da vahim: 2011 yılında tükettiği 44 milyar mdoğalgazın neredeyse tamamını ithal etmek zorunda kaldı, kendi üretebildiği miktar sadece 800 milyon m3 oldu.




( [2] ) Doğal olarak ülkenin enerji ithalat faturası da çok ağır: 2011 için tam 54 milyar dolar. Bu rakamın ne ifade ettiğine daha yakından baktığımızda gördüğümüz manzara şudur: 2011 yılı ihracatı 135 milyar dolar, ithalatı 241 milyar dolar olan ülkenin tüm ithalatının beşte birinden fazlasını enerji oluşturmakta, ihracattan kazandığı bütün paranın da neredeyse yarısı buna gitmektedir. Fakat bu ağır dış ticaret dengesizliğini daha da korkutucu kılan asıl gelişme, enerji ithalatındaki artışın, hem miktar hem de fiyat olarak, toplam ihracat ve ithalat artışlarını katlıyor olmasıdır. 2011 yılında ülkenin tüm ihracatı önceki yıla göre % 18,5 ve ithalatı da % 29 artarken, enerji faturası bir önceki yıla göre % 40,5 artmıştır!



( [3] ) Enerji ithalatı için ödediği yüksek faturalar olmasa, ülkenin son birkaç yıldaki (eskiye göre) hızlı büyümesi çok daha hayranlık verici bir noktaya çıkabilirdi. Başbakan (ve iktidar partisinin öteki sözcüleri) Moddy’s, Fitch ve S&P’nin ülkeye verdikleri kredi notunu az buluyor, ama bu uluslararası derecelendirme kuruluşları da sürekli (ve de haklı) olarak “cari açıktan ne haber?” deyip duruyorlar.


Türkleri bu fakirliğe isyan ettiren neden ise bütün komşuları petrol ve doğalgaz içinde yüzerken doğanın kendilerine böylesine cimri davranmış olması. “İran’da, Irak’ta, Azerbaycan’da, Rusya’da bunca bol olan şey neden bizde yok?” sorusuna yanıt bulamıyorlar. Bu isyan tek başına pek de zararlı olmayabilir; ama bütün yeraltı kaynakları için geçerli başka bir yaygın septik düşünce daha var ki işte o petrol ve doğalgaz arama çabalarının önünde gerçekten de ciddi bir engeldir: Yer altı zenginliklerimizi yer üstüne çıkarmak isteyen herkese karşı, tedavi kabul etmez bir şüphe duymak! Bu hastalığa sadece köy kahvelerinde değil, ciddi siyasal tartışmalarda, açık oturumlarda bile rastlayabilirsiniz. Söz gelimi yabancı petrol şirketi kuyu açtı, fakat petrol bulamadı ya da bulduğu miktar ekonomik olmaktan çok uzak, o yüzden kuyuyu çimentoyla kapatıp gitti. İşte bu olaya yöre halkının yaklaşımı kesinlikle şöyle olacaktır: “Aslında petrolü buldular, ama sırf bize yaramasın diye kuyuyu kapatıp gittiler!” Bu inanış karşısında yapacağınız bütün mantıklı açıklamalar geçersizdir; onlarca milyon dolar harcayıp açtığı kuyuda ekonomik ölçüde petrol bulan herhangi bir özel şirketin, bunu çıkarmaktan hiçbir koşulda vazgeçmeyeceğine insanları inandıramazsınız. Halk arasında yerleşik çok ilginç bir başka inanış da şudur: Aslında uzaydaki uydulardan Türkiye’deki bütün petrol yatakları, maden kaynakları çıplak gözle bile açıkça görülmektedir, ama yabancılar kasıtlı olarak bu bilgiyi bizden gizlemektedirler!


Türkiye’de geçerli abartı merakı ve piyango düşkünlüğü de bilimsel analizleri sulandıran etkenler arasındadır. Zaman zaman bulunan küçücük doğalgaz yataklarının “Bütün ülkeyi kurtaracak kadar büyük” olduğunu söyleyen genel müdürlerimiz oldu. Halkın çoğu da günün birinde Tanrının işi ele alacağına ve topraklarımızda eşine rastlanmayacak ölçüde zengin doğal kaynaklar keşfedeceğimize inanmayı sürdürmektedir. (Hatta bor madeninde bu gerçekleşmiştir bile.) Kısacası, “bizim evde” petrol ve doğalgaz konusunda akılcı değerlendirmeler yapmak pek kolay olmuyor.


Kutsal Petrol, Kutsal Milli Menfaatler


Türkiye’de uzun yıllardan beri geçerli olan petrol ve doğalgaz arama rejimini değiştirmek için şimdilerde yeni bir yasa tasarısı TBMM Genel Kuruluna sunulmuş durumda. 6326 sayılı (artık “eski” diyelim) Petrol Kanunu 1954 tarihliydi; en kapsamlıları 1970 ve 1983’te olmak üzere pek çok kez değiştirilmiş, ama yine de epeyce eski kalmıştı. En önemli özelliği ise “aşırı korumacı” tavrıydı.


Eski yasaya göre Türkiye’de petrol arama işi neredeyse “kutsal” bir faaliyetti, bu faaliyet ancak devlet şirketi TPAO tarafından yapılabilirdi, başka yerli ve yabancı şirketlere çok zor izin veriliyordu. “Milli menfaatlere uygunluk” kriterine aşırı vurgu yapılmaktaydı, başvuruların değerlendirilmesinde başta gelen ölçüt buydu.


Yabancı petrol şirketleri neredeyse “ajan” gibi algılanmaktaydı. Eski yasa bu kuşkuyu son derece muğlak ifadelerle şöyle formüle etmişti: Eğer bir şirketin idaresinde yabancı bir devletin “mali ilgisi” varsa, o şirketin Türkiye’de petrol araması mümkün değildi. Böyle şirketler petrole ilişkin öteki faaliyetleri de yürütemezler, bu amaçla menkul ve gayrimenkuller edinemezlerdi. (Çok gerekli hallerde bu izni onlara ancak bakanlar kurulu verebilirdi.) Bu hükmü şöyle açıklayalım: Söz gelimi Kazakistan’da bu hüküm geçerli olsaydı, Türk devlet şirketi TPAO orada değil petrol aramak, irtibat bürosu bile açamayacaktı! Petrol şirketleri çıkardıkları petrolün ancak karada % 35’ini, denizde ise % 45’ini ihraç edebiliyorlardı. Geri kalanı “ülke gereksinimi” için ayırmak zorundaydılar.


Eski yasa, ulusal petrol şirketi TPAO’ya çeşitli ayrıcalıklar tanınmaktaydı; TPAO sahip olduğu işletme ruhsatlarını süresiz biçimde elinde tutabiliyor, sahip olabileceği ruhsat sayısı bakımından da öteki şirketlerden avantajlı konumda bulunuyordu. Üzerinde işletme ruhsatı bulunmayan petrollü araziler ihaleye çıkarılmaksızın TPAO’ya teklif edilir, o kabul ederse artık başkasına sorulmazdı. Ruhsat süresi biten şirketlerin üretim sahaları da sorgusuz sualsiz TPAO’ya devredilirdi.


Petrol şirketleri, petrol arama/çıkarma harcamalarının geri dönüşünü çok uzun zamana yaymak zorundaydılar ve yüksek oranlı kurumlar vergisine tabiydiler. Vergi üst sınırının % 55’lere kadar çıkması mümkündü.


Bu ve benzeri hükümler,  her karış toprağından petrol fışkıran Irak’ta geçerli olsa pek sorun teşkil etmeyebilirdi, ama Türkiye’de haklı olarak şirketleri hep korkuttu.


Yasa böylesine “istekli kaçıran” kurallar yanında, alabildiğine boşluklarla da doluydu ve bu boşluklar kötü niyetlere kapı açabiliyordu. Örneğin, arama ruhsatnameleri herhangi bir iş programına (ve teminata) bağlanmıyordu, şirketler dilerlerse ruhsat süresinin son ayına kadar boş oturabilir ve petrol sahasını yıllarca ellerinde tutabilirlerdi.  Bu boşluktan yararlanan sahte petrolcüler,  ellerindeki ruhsatları karaborsada pazarlamaktaydılar.


Korumacılık İşe Yaradı mı?


“Bu korumacı yasa yürürlükte kaldığı süre içinde ülkenin petrol arama-bulma-işletme bilânçosu nasıl gelişti?” sorusunun yanıtı ise hiç de iç açıcı değil.


1954 yılından bu yana Türkiye’de sadece 4.103 arama ve üretim kuyusu açılabilmiştir. 2011 itibariyle bunların faal olan 1.180’inden elde edilebilen ham petrol sadece 2,3 milyon ton kadar olabilmiştir. 



( [4] ) Ülkedeki tüm kuyuların ortalama verimliliği 38 varil/gün kadardır. En çok üretim yapılan kuyunun günlük verimi 698 varildir ve 1 varil/gün üretim yapan kuyularımız bile vardır.



( [5] ) 2011’de çıkarabildiğimiz tüm doğalgazın da 283 kuyudan geldiğini not edelim. Bu kuyu kalabalığı ve bunlardan elde edilebilen küçücük üretim, Türkiye topraklarının petrol şirketleri için pek de öyle “tercihe değer” bir coğrafya olmadığını gösteriyor. Şimdiye kadar açılabilmiş kuyu sayısı 780.000 km2’lik koca ülke için çok yetersizdir, denizlerimiz hâlâ büyük ölçüde bakir, dolayısıyla günün birinde “çok verimli” alanlar keşfetme ümidimizi henüz kaybetmedik, ama dört bin küsur kuyuluk deneyimlerimiz ışığında, bu pek de yakın bir olasılık değildir.


Cumhurbaşkanının Vetosu, Meclisin Umursamazlığı


Eski yasadan şikâyetler yıllardır sürüyordu, 2004 yılının Haziran ayında TBMM’ye sunulan bir yasa tasarısı, 2,5 yıl meclis komisyonlarında süründükten sonra, ancak 17 Ocak 2007 tarihinde kabul edilebildi. 5574 sayılı bu yasa:



  • “Ulusal çıkarlara uygunluk” kavramına yer vermiyordu.


  • Çıkarılacak petrolün bir kısmının ülke gereksinimlerine ayrılacağı kuralı yoktu.


  • “Yabancı bir devletle mali ilgisi olan” şirketler için konulan yasak kaldırılmıştı.


  • Eski yasada % 12,5 olan devlet hissesinde kademeli bir sistem kabul ediliyordu. Devlet hissesi karalarda ve denizlerde farklı belirlenecek, ayrıca üretim miktarıyla da ilişkili olacaktı. % 2’den başlayan ve % 12’ye kadar çıkan bir rejim öngörülmekteydi.


  • Karalarda elde edilen devlet hissesinin % 50’sinin, petrolün çıkarıldığı ilin özel yönetimine aktarılması kabul edilmekteydi.



Yasa, zamanın cumhurbaşkanı tarafından, yukarıda belirttiğimiz 5 noktada toplanan gerekçelerle veto edildi.  Yani Cumhurbaşkanı yasadaki bütün yenilikçi noktalara itiraz ediyordu.


Türkiye Cumhuriyetinin anayasal sisteminde Cumhurbaşkanı vetosu Meclis iradesinin önünde gerçek bir engel oluşturmaz. Meclis dilerse vetoya direnebilir, yasayı (virgülüne dokunmadan) tekrar göndererek Cumhurbaşkanını onaylamak zorunda bırakabilir. Tabii yasa üzerinde veto gerekçelerine uygun değişiklikleri yaparak Cumhurbaşkanı ile uzlaşması da mümkündür. Fakat Meclis Petrol Yasası için bunların hiçbirini yapmadı, sessiz kalmakla yetindi.


Cumhurbaşkanının veto gerekçeleri arasında biri her zaman “yerinde, haklı” görülmüştür ki bu da “üretilen petrolden alınan devlet hissesinin yarısının yerel yönetimlere bırakılacağı” kuralıdır. Gerçekten, üniter bir ülke için doğal kaynakların “çıkarıldığı bölgeye göre” dağıtılması kabul edilebilir değildi. Fakat konuyla ilgili bütün çevrelerin üzerinde uzlaştığı öteki yeniliklere Meclisin neden yıllarca sahip çıkmadığı, bunları yürürlüğe koymak için neden beklediği bilinmezliğini koruyor.


Yeni Yasa, Yeni Dönem ve Bir Öngörü: Hiçbir Şey Değişmeyecek!


Şimdi TBMM’ye sunulan yeni yasa tasarısı 2007’den beri uyumaya terk edilen işte bu “vetolu yasayı” temel alıyor, fakat petrol (ve doğalgaz) aramayı yine de beklediğimiz kadar özendirmeyecek. Çünkü pek çok olumlu değişiklik içerse de en can alıcı sorunları görmezden geliyor ve bazı noktalarda 2007’nin bile gerisine düşmüş durumda.


Devlet hissesi hesabında “vetolu” 2007 yasasında öngörülmüş olan sistemden, yani deniz sondajlarını özel olarak cesaretlendiren ve devlet hissesini “çıkarılan petrole” endeksleyen kademeli hesaplamadan vazgeçilmiş ve 1954 yasasındaki duruma geri dönülmüş olması çok şaşırtıcı. Sadece çok düşük graviteli petrol için küçük indirimler yapılabilecek.


Yabancı şirket fobisi yeni tasarıya birkaç yerde yine sızmış. Tasarı petrol hakkı sahibi olan şirketin yönetim kontrolünde değişiklik yaratan sermaye hareketlerini bakanın “ön onayına” bağlı kılıyor. (Hisseleri New York borsasında alınıp satılan dünya devi bir şirketin yönetim kontrolünü izlemek, Türkiye’deki petrol kuyusunun günlük üretimine ne kazandıracak, kimse bilmiyor.) Bir başka fobik sızıntı da şu: Yeni tasarıya göre yabancı petrol şirketinin mutlaka “sermaye şirketi” olması gerekiyor. Yani tıpkı TPAO gibi “devlet şirketi” statüsünde olanlar bundan böyle Türkiye’de petrol arayamayabilir.


Devlet hissesinin nakdi olarak tahsilinde kuyu başı fiyatı yerine piyasa fiyatının esas alınması, üretici şirketler için önemli bir haksızlık kaynağı olmaya aday görünüyor. Çünkü piyasa fiyatı çıkarılan petrolün en yakın piyasaya nakil giderlerini de içermektedir ve böylece devlet hissesini kuyunun başında petrol olarak ödeyen nakden ödeyenden daha kârlı olacaktır.


Yeni dönemin birkaç olumlu öngörüsü de var. Bunların başında, arama ruhsatlarının iş programlarına (ve teminata) bağlaması geliyor. Artık, ruhsatları hiçbir faaliyet yapmaksızın yıllarca elde tutmak tarihe karışıyor. Bunu yapanlar hem ceza ödeyecekler, hem de ruhsatlarını kaybedecekler. Çıkarılan petrolün bir kısmına konulan ihraç yasağının kaldırılması da olumlu gelişmeler arasında. Şirketler, sadece Türkiye’nin arz güvenliği bakımından gerek duyacağı petrolü piyasa fiyatından içerde satmak zorunda olacaklar.


Yeni dönemde şirketler arama giderlerini tamamen geri almadıkça, petrol kazançlarından vergi ödemeyecekler. Bu belki de yeni dönemdeki yeniliklerin başında geliyor. Fakat şirketleri aramaya özendirecek en önemli unsur neredeyse tamamen pas geçilmiş: Vergi indirimi. % 40’a kadar ulaşabilecek vergi oranı, olağanüstü riskli petrol sektörü için zaten oldukça yüksektir, Türkiye coğrafyasının en azından şimdilik bilinen rezerv durumu bu riski daha da arttırıyor. Şirketlere, başarısız sondaj masraflarını konsolide edebilecekleri olanakların da yaratılması doğru olurdu.


TPAO’nun Konumu


Yeni dönemin belki de en büyük olumlu yeniliği, şaşırtıcı biçimde, tasarıya getirilen eleştirilerin de odağını oluşturdu. Artık, Devlet Şirketi TPAO’nun ruhsat sahibi diğer şirketlerden farkı olmayacak. “Devlet adına arama yapmak” ayrıcalığı kaldırıldığı gibi, “süresi sona erecek” işletme ruhsatlarının müzayedesiz olarak TPAO’ya devrinden de vazgeçiliyor.


TPAO’nun ayrıcalıklarının sürmesinden yana olan profesyonellerin, bu devlet şirketinin nasıl “bir dünya oyuncusu” olabileceğine kafa yormaları daha doğru olacak. Mevcut yasal, yönetsel (ve tabii ki finansal) yapısıyla TPAO, riskli alanlarda yeni teknolojilerle çok sayıda arama yapması olanaksız bir şirkettir. Geçmişte, Azerbaycan ve Türkiye liderlerinin kişisel dostluğundan kaynaklanan Azeri-Çıralı-Güneşli petrol gelirlerini saymazsak (şirketin bu üretim sahasında % 6,5 kadar ortaklığı vardır) şirketin yurtdışında hemen hiç petrol geliri yoktur, yurtiçindeki gelirleri yetersizdir, arama faaliyetine ayırdığı/ayırabildiği miktarlar ise oldukça küçüktür. En önemlisi, petrol üretimi dışındaki alanlar için (iletim, rafinaj vs) organize değildir. Yan dallardan gelir olanağı bulunmayan şirket, sondaj faaliyetlerine yeterince kaynak transferi de yapamamaktadır.           


Sonuç


Yeni petrol rejimi,  iyi niyetli bazı değişiklikler öngörüyor, fakat asıl gerekli olan yasa değişikliği değil anlayış değişikliğidir. Temelsiz korkuları aşmalıyız. Devlet ayrıcalığı yaratmak, artık geçmişte kalmış “kapalı ekonomi” tercihidir ve uygulandığı dönemlerde hiç faydasını görmedik.


Petrol arama/çıkarma faaliyetini tüm dünya piyasalarında geçerli olan; ruhsat alanlarını  önceden dikkatlice belirlemek, isteklilerin teknik kapasitelerini doğru biçimde değerlendirmek, ruhsat sahiplerinin önüne mantıklı iş planları koyup buna uymayanın ruhsatını hemen elinden alıvermek…. gibi kurallara bağlamak yerine “milli menfaatlere” yaslamak, zaten kolay açıklanabilir bir durum değildi.


Şu anda 24 yabancı ve 24 de yerli şirket ülke topraklarında petrol ve doğalgaz aramakta. Bu şirketleri çoğaltmak, onları daha çok kuyu açmaları ve pahalı yeni teknolojileri denemeleri için cesaretlendirmek gerekiyor. Unutmamalı ki “milli menfaatlere” en uygun petrol yer kabuğunun içinde bekleyen değil, öyle ya da böyle “çıkarılmakta olan” petroldür.

Bu haber toplam 2355 defa okundu


YAZARLAR